Öğrenilmiş Acizlik / Öğrenilmiş Çaresizlik

1

Hayvanlar ve insanlar üzerinde yapılan çeşitli deneylerde telkinin ve engellemelerin yeteneklere ket vurduğu, bir başka deyişle deneğin yapabileceği işleri yapamaz olduğu ortaya çı­karılmıştır. Bildiğiniz gibi büyük balıklar küçük deniz hay­vanlarını yiyerek beslenmektedir. Araştırmacılar bir havuza büyük bir balık ve küçük deniz hayvanları koyarlar. Büyük balık acıktıkça küçükleri yemeye başlar. Havuzu bir cam böl­me ile ikiye ayırırlar. Büyük balığı bir tarafta, küçük deniz hayvanlarını diğer tarafta bırakırlar. Bir süre sonra büyük ba­lık acıkınca küçükleri yemek üzere harekete geçer. Ancak cam bölme diğer tarafa geçmesine izin vermez. Her deneme­sinde cam bölmeye çarparak başarısızlığa uğrar. Başarısızlı­ğa rağmen 28 saat boyunca küçük deniz hayvanlarına ulaş­ma çabasını sürdürür. Sonunda karşı tarafa geçemeyeceğini öğrenir ve denemekten vazgeçer. Cam bölme kaldırıldığı hal­de yeni bir denemeye girişmez.

Araştırmacılar, benzer bir deneyi pireler üzerinde gerçek­leştirirler. Bilindiği gibi, pireler yüksek atlama yeteneğine sa­hip hayvanlardır. Birkaç pireyi küçük bir cam kavanoza ko­yup kapağını kapatırlar. Pireler her zıplamada kapağa çarpıp geri düşerler. Bir süre denedikten sonra daha yükseğe atlayamadıklarını öğrenirler ve denemekten vazgeçerler. Çünkü her seferinde kafaları kapağa çarpıp acımaktadır. Psikolojide bu­na “öğrenilmiş acizlik” diyoruz. Çocuklar için de aynı kural geçerlidir. Doğuşta başarısızlık korkusu nedir bilmezler. Söz dağarcıklarında “yapamam, beceremem” kelimeleri yoktur. Sınır tanımazlar, yanılsalar da beceremeseler de denemekten vazgeçmezler. Ümit ve enerji doludurlar. Yeteneklerini gös­termek için var güçleriyle çalışırlar. Anne babadan ve çevre­den destek gördükçe cesaretleri artar. Ancak her çocuk bu ka­dar şanslı değildir.

Bazı ailelerde çocukların neyi yapıp neyi yapamayacağına anne baba karar verir. “Koşma düşersin! Atlama bir yerini in­citirsin! Bırak onu, sen taşıyamazsın! Sobadan uzak dur, bir yerini yakarsın! Bırak o kaşığı, ben sana yediririm. Sen daha küçüksün, bakkala gidemezsin. ” gibi negatif uyanlarla ço­cukların önüne setler konur. Çocuklar için anne baba dünya­nın en bilgili ve en becerikli İnsanlarıdır. Çabaları devamlı en­gellenen bir çocuk şöyle düşünmeye başlar: “Annem babam her şeyi daha iyi bilir. “Yapamazsın” dediğine göre, boşuna uğraşmayayım.” Bu sonuca ulaşan çocuk artık denemekten vazgeçer. İşte bu Öğrenilmiş acizliktir.

Bir gün bize ilköğretim birinci sınıfa giden bir çocuk getir­diler. Baba, elinden tuttuğu kızıyla içeri girerken çok üzgün ve çaresiz görünüyordu. “Doktor, dedi, bu çocuk okula alışa­madı. Ders çalışmıyor, öğretmenin verdiği ödevleri yapmıyor. Her gün okula ağlayarak gidiyor. Arkadaşları okumaya geç­tiği halde, o ne okuyabiliyor, ne yazabiliyor. Öğretmeni, ‘ço­cuğu bir psikologa götürün,* dedi. Arkadaşları ‘tembel kız, aptal kız’ diye çocuğumla alay ediyormuş. Öğretmen de çocu­ğun geri zekâlı olduğunu ima eden şeyler söyledi. Öyle bile olsa, Allah vergisi, ben ne yapabilirim?”

Babayı dinledikten sonra çocuğa bir dizi test uyguladık. Bütün testler çocukta bastırılmış yüksek bir zekâ olduğunu gösteriyordu. Çocukla konuştuktan sonra gerçek ortaya çıktı. Çocuklar okula başladıkları ilk günlerde, elleri kalem tutmaya alışsın diye, basit çizgi alıştırmaları yaptırılır. Öğretmen düz çizgiden dört sayfa, yatık çizgiden beş sayfa gibi ev ödevleri verir. Sonra sınıfta bunun denemeleri yapılır. Yüksek zekâlı çocuklar, kas ve sinir sistemi erken geliştiği için, “el-göz ko­ordinasyonu” gerektiren zor işleri kolaylıkla yapabilir. Bu ço­cuk da öğretmenin istediği basit çizgileri birkaç satır çizdik­ten sonra canı sıkılır. Dergiyi karıştırırken ondan sonra çizilecek olan daire, oval, zikzak gibi şekilleri görür. Bunları çiz­meye başlar. Öğretmeni başına dikilir, “neden sen de arka­daşların gibi düz çizgi çizmiyorsun!” diye kızar. Beş sayfa düz çizgi çizme cezası verir. Arkadaşlarının önünde azarlan­mak ve ceza almak çocuğu üzer. Çocuk, yüksek zekalı oldu­ğunu bilmediği için, basit işlerden niçin sıkıldığını da bile­mez. “Yapabildiğim basit bir çizgiyi neden beş sayfa çizece­ğim, bu yaptığınız haksızlık,” diyemez. Öğretmene küser, dersleri dinlemediği gibi verdiği ödevleri de yapmaz. Adı, “inatçı ve tembel kız”a çıkar. Zamanla çocuk da kendisinin aptal ve inatçı biri olduğuna inanır. İşte bu tipik bir “öğrenil­miş acizlik”tir.

Babaya gerçeği anlatmamız çok zor oldu. “Yapma doktor, diyordu, daha okumaya geçemeyen bir çocuk nasıl yüksek zekalı olur?” Öğrenilmiş acizlikten kurtulmanın tek yolu, o çevreyi terk etmek yani hicret etmektir. Bu çocuğu kurtarma­nın tek yolu da okulunu değiştirmekti. Onun hakkında peşin bir hüküm edinmiş olan aynı öğretmen ve aynı sınıf arkadaş­ları ile iyi bir netice almamız mümkün değildi.

Çocuğun okulunu değiştirdik. Bilgisine güvendiğimiz bir öğretmene teslim ettik. Öğretmene çocuğun başından geçen­leri anlattık. Okulun kapanmasına üç ay vardı. Öğretmenin özel ilgisi sayesinde çocuk üç ayda okumaya geçip arkadaş­larına yetişti.

Eklemek İstedikleriniz