Haz ve Acı

0

Bütün duygusal hallerimiz incelendiği zaman hepsinde hoş veya üzücü olma özelliğinin ortak olduğu görülür. Bu neden­le “haz” (le plaisir) ve acı (la douleur) duygusal hayatın en genel ve en basit olayını teşkil eder.

Haz ve acıyı tam olarak tanımlamak imkansızdır. Bazı felsefecilerin ileri sürmeye çalıştıkları tanımlar ise bir değer taşımaz. Haz ve acı hakkında en azından bir fikir edinebilmek için o duyguları yaşamak gerekir. Bu tecrübe haz ve acıyı ve onların çeşit­li biçimlerini tanımak için yeterlidir.

Kimileri fikrî, ahlâkî ve güzellik değerlerini temel olarak, haz ve acıyı gruplandırmak istemişlerse de, bu konudaki hiçbir gruplandırmanın bilimsel bir değer taşıdığı söylenemez.

Aynı şekilde duyguların haz ve acıyı barındırmayan, belki ikisi arasında tarafsız (neutre) olan biçimlerinin bulunduğunu öne sürenler; örneğin koltuğumuzda otururken, çok az hayrete uğradığımız zaman, ne haz, ne de acı duyduğumuzu, yani duygu­larımızın etkisiz kaldığını ifade edenler vardır. Ancak bu konu­daki tartışmalar henüz kesin bir sonuca ulaşmış değildir. Bunun­la birlikte etkisiz duyguların bulunduğu kesinlik kazanmış olsa bile, bizi uyarmadığı, etkilemediği ve bundan dolayı hayatımız üzerinde duyguların ve heyecanların neden olduğu etkiyi ortaya çıkarmadığı anlaşılır.

Düşünsel bir örnekten bağımsız, yani bütünüyle saf olan duy­gusal durumların olup olmadığı da tartışma konusu olmuştur. Ama genel olarak şunu kabul etmek gerekir ki, her bilinç olayı aynı zamanda hem düşünsel, hem de duygusaldır ve oluşumu açısından duygusal aşama, düşünsel aşamadan daha öncedir.

Haz ve acıyı etkenleri açısından “maddî” ve “manevî” olarak ikiye ayırabiliriz. Örneğin tatlı bir meyve yemekten veya parma­ğımıza bir iğne batırılmaktan doğan haz ve acıya “maddî”, iyi ve­ya kötü bir davranışla karşılaşmaktan doğan haz ve acıya da “manevî” diyoruz.

Kesin olmamakla birlikte haz ve acı hakkında ifade edilen bazı yasalar şunlardır:

Maddî haz ve acı; dokunma, tat.ve koku alma gibi duyu­lara daha çok, görme ve işitme gibi duyulara daha az bağlı olur.

Neden ve etkenin uzun sürmesi haz ve acının azalmasına neden olur ve bu azalma durumu haz için daha çok geçerlidir.

Bütün duygusal durumlar oranlı olduğundan ancak zıddıy­la ortaya çıkar. Hazdan sonra acı, acıdan sonra haz daha şiddet­lidir. Kişilerin değişik anlarına göre haz ve acının oranı değişik­lik gösterir.

Organik Belirtileri

Sinir sisteminde birikmiş bir enerjinin doğal bir biçimde har­canması hazzı; beyin hücrelerinin tepki sonucunda zaafa uğra­ması ise acıyı doğurur denilmektedir. Bununla birlikte haz ve acının sinir sisteminde meydana getirdiği değişimler hakkında­ki bilgiler azdır ve net değildir. Ancak yine de haz ve acının or­ganizmada meydana getirdiği sonuçlar tesbit edilebilir:

Haz, kan dolaşımını hızlandırır, özellikle de beyindeki dola­şımı arttırır. Haz sırasında gözlerin ışıltısı, solunumun sıklaşma­sı ve hararetin yükselmesi bundan kaynaklanır.

Acı ise tam aksine kalp atışını yavaşlatır, hatta bazı aşırı du­rumlar da kalbin durmasına bile neden olabilir. Solunum nor­mal olmaktan çıkar, vücut ısısı düşer, salgı durur ve sindirim sis­temi zarar görür, kusma ve ishal ortaya çıkar.

Haz ve acı, yüzün ifadesini de çok belirgin bir şekilde değiş­tirir. Haz ve acının durumuna ve çokluğuna göre yüzdeki çizgi­ler sayısız şekiller alır.

Haz ve acı, kas sisteminde de birbirine zıt etkiler yapar. Acı, hareketin azalmasına, bazen de tamamen hareketsizliğe neden olurken; haz ise tam aksine hareketi arttırır, bazen aşırılıklar göstererek, bağırıp çağırma, şarkı söyleme ve oynama şeklinde kendini gösterir.

Haz ve Acının Etkisi

Haz, isteklerin tatmininden, acı ise tatmin edilememesinden kaynaklandığına göre; haz insanın gücünün artmasına, acı ise tam tersine azalmasına neden olur ve haz, insana yararlı olayla­ra; acı ise zararlı olaylara bağlı olarak meydana gelir. Bu neden­le haz ve acı bize yararı ve zararı öğreten birer kılavuz durumun­dadır. Özellikle acı bizi tehlikelere karşı koruyan değerli bir reh­ber olur.

Buna rağmen alkol ve uyuşturucu gibi organizmaya zarar ve­ren şeylerin meydana getirdikleri hazlar da vardır. Aynı şekilde göze kaçmış bir kum taneciğinin veya basit bir diş ağrısının ne­den olduğu acı, organizmada meydana getirdiği çok az zararla mukayese edilemeyecek derecede büyüktür. Demek ki haz ve acının rehberliği her zaman kesin olmayabilmektedir. Organiz­ma için çok vahim bazı bozuklukların ise ya hiç acı vermedikle­ri veya çok az hissedildiği de bir gerçektir. Bu durumda özellikle duygularımızın etkisiyle hareket etmek, hayatımız için her za­man güvenli olmayabilir.

Haz ve acı hayatımız için en güçlü faktörleri teşkil ederler. Her canlı, eğilimlerinin etkisiyle hazza ulaşmak ve acıdan uzak­laşmak için çaba gösterir. Sonuçları açısından haz ve acı insan hayatı için önemli bir ilerleme faktörüdürler. Birçok icat ve bu­luşların faktörü haz olmuştur. Aynı şekilde acıdan kaçınma en­dişesi de onu tadanlar için bir güç kaynağı oluşturmuştur.

Çocukta Haz ve Acı

Ruhbilimcilerin büyük bir çoğunluğuna göre çocuğun ilk duygu­lanması acıdır. İnsan hayata acıyla doğuyor. Ama acı denilen ruhsal durumun ne zaman idrâk edilebildiği belirlenemiyor.

Kuşkusuz doğumun ilk haftalarında hatta ilk aylarında acı hazdan daha çoktur. En ileri ülkelerde bile yüz çocuktan ortala­ma olarak 25’inin bir yaşını tamamlayamadan öldüğünü göste­ren grafikler, ilk dönemin ne kadar zorlu olduğunu göstermesi açısından önemlidir. Gerçi bu ölümlerin bir kısmı anne-babanın bilgisizliği ve ihmali sonucu ise de, yine bu tabloyu ifade etmek­ten uzak değildir. Zaten çocukların hayatıyla ilgili notlarını ya­yınlamış olan psikologların görüşleri de bunu doğrulamaktadır.

Preyer, hayatın ilk altı ayında çekilen ıstırap oranında acıya daha sonra rastlanılmadığını ve tüm ihtimama rağmen yeni doğ­muş sağlıklı bir çocuğun ıstırapsız bir gün geçirmediğini kayde­der.

Bebek için açlık, susuzluk, rahatsız durum, rutubet, soğuk, kötü koku, yoğun ışık, diş çıkarma, kundaklanma işkencesi, sal­ya akması gibi birçok durum acıya neden olur.

Bebeklerde acının işaretleri değişik olup, bunlar yavaş yavaş belirir. İlk dönemlerde bebek inlemeyi veya iç çekmeyi becere­mediğinden bütün acılarını bağırarak, gözlerini kapayarak, başı­nı çevirerek ve dudaklarını büzerek ifade eder. Acının çeşitli bi­çimlerini yüzüyle ifade edebilmeyi beş-altı aylık olduğunda be­cerir.

Bebeğin huzuru ifade eden belirtileri ilk üç ay zarfında olduk­ça sınırlı olup, meme emmekten, sütün veya suyun şekerini tat­maktan, emme sonrası tokluktan, banyonun ılıklığından, hafif aydınlıktan, gözlerinin önünde bir şeyin yavaş yavaş kımıldatıl-masmdan, ellerini ve ayaklarını serbestçe hareket ettirebilmek­ten doğar. Kasları geliştikçe eşyayı yakalamadaki becerisi ve bu­na bağlı olarak da neşelenme fırsatı artar.

Bebeğin duyuları gelişme gösterdikçe yeni hazlar edinme im­kanı ortaya çıkar. Ama aynı zamanda eşyaya dokunup atıldıkça yanmak, incinmek, berelenmek, düşmek gibi acılara da uğrar. Haz ve acı konusundaki tecrübeleri gün geçtikçe zenginleşir ve kendisine haz veren veya acı verecek eşya ve hareketleri de se­zinlemeye başlar.

Eğitim Yöntemleri

Bebeği acıdan korumak ve hazdan yararlandırmak doğal olmak­la birlikte, nazlarını uygun ve düzenli kılmak, acıya karşı direnç­lerini sağlamak da ötedenberi eğitimcilerin tavsiye ettikleri bir esastır.

İngiliz eğitimci Locke ile Fransız Rousseau, çocuğun küçük yaşlardan itibaren acıyla tanışmasını önerirler. Spencer ise ta­mamen bu esasın tersini gerekli sayar ve çocuğu alıştırmak ama­cıyla birtakım acılarla ve tehlikelerle karşılaştırmayı anlamsız bulur. Ne olursa olsun Madame de Sevigne’nin de dediği gibi, çocuğu soğuğa, sıcağa ve sıkıntılara alıştırmak konusunu, bünye­sinin yapısıyla ilişkili olup bu konuda aşırıya kaçmamak gerekir.

Spencer, çocuğun çevreye uyumu için acıyı önemli bir faktör olarak görür ve hareketlerinin doğal sonucunda acıyı öğrenme­sini daha yararlı bulur. Aşırı ve tehlikeli olan durumlar istisna olmak üzere, çocuğu faaliyetlerinin doğal tepkileriyle karşı kar­şıya bırakarak bazen bundan acı duymuş olmasını eğitici bir fak­tör olarak kabul eder.

Eklemek İstedikleriniz