Duygular ve Heyecanlar

Posted on 11. Oca, 2009 by admin in ÇOCUKTA PSİKOLOJİK GELİŞİM

Heyecan (L’emotion), isteklerimize uygun olan veya ol­mayan bir durumun aniden ortaya çıkışı nedeniyle bizde oluşan manevî ve organik karışıklıktır şeklinde tanımlanabilir.

Örneğin bir tehlikeyle karşılaşınca, kuşkulu bir haber alınca ya da kendimize ait bir başarının haberini duyunca hem ruhsal, hem de organik bir karışıklığa uğranılır ki, bu duruma heyecan denilmektedir.

Heyecan deyimi, olayın oluşu sırasında aniden ortaya çıkan ruhsal durum için kullanılmalıdır. Bu ruhsal durumdan sonra bizde biraz neşe veya üzüntü izleri kalmış olabilir ki, günlerce, haftalarca ve bazen daha fazla sürebilme ihtimalinde olan ve ar­tık yerleşmiş gibi bulunan mutluluk ve kedere heyecan demek artık doğru olmaz. Duygu veya duygusallık (sentiment) demek daha uygun olur.

Heyecan, korkuda olduğu gibi aniden belirip, az sürer ve tüm organizmayı etkiler. Heyecan kapsamı açısından haz ve acıdan ayrılır. Çünkü haz ve acı nispeten normal durumlar olup, genel­likle organizmanın bir kısmında mevcuttur.

Korkuya benzer tüm durumlar heyecan çarpması (emotionchoc) oluştururlar ki, bunların özelliği aniden belirip, kısa sür­mesi ve tüm organizmayı etkilemesidir.

Üzüntü ve ümit gibi durumlar genellikle birdenbire olmayıp, daha az etkilidir ve bunlara “heyecan/duygu” (emotion/senti-ments) adı verilir.

Duyuşlar, heyecan/duygudan daha şidetli ve daha uzun süre­lidir. Gerçi duyuş, heyecan/duygudan doğar, ama daha çok daya­nıklı olmakla birlikte, daha az şiddetli olur.

Heyecan ve Duygu Çeşitleri

Heyecanın sayısız çeşidi vardır. Birçok felsefeci tarafından deği­şik şekilde gruplandırılmışlardır. Ancak bu gruplandırmaların değeri sadece tarihidir. Heyecanların sayılmasına imkan yoktur.

Heyecanların incelenmesi için Ribot’nun dediği gibi kay­naklarındaki zincirleri izlemek, yani önce basit heyecanlan bul­mak, ondan sonra bunlardan çıkan katışık ve türemiş heyecan­ları araştırmak gerekir ki, bu da tasnif demek değildir.

Duygular ise ancak bağlı oldukları eğilimlere göre, yani ko­nularına oranla tasnif edilebilirler ki, bu şekilde kişisel duyarlı­lık, diğerkam duyarlılık ve sosyal duyarlılık türleri meydana ge­lir. Bunlardan başka bencil ve diğerkam duygulardan karışık olanlar da vardır.

Ruhsal Şartlar

Duygular, düşüncelerden daha önce oluşur, ama duyguların geli­şimi düşüncelere bağlıdır. Düşüncelerdeki çağrışımlar sayesinde duygular genişler, zenginleşir ve heyecanları oluşturur. Duyarlılığın da düşünceler gibi hafızada uyanabilmesi ve ba­zı kişilerde duygusal hafızanın çok etkili olması, bu çağrışımların ne kadar değişik duyarlılık biçimleri oluşturabileceğini açıklar. Duyarlılığa ait çağrışımlarımızın bir kısmı da bilinçsizce olur. Bu bilinçsiz çağrışımlar, hiç kurt görmemiş bir köpek yavrusu­nun, bir kurt postu koklamakla titremesi gibi ya kalıtımsal (ata-vique) bir anıdan, ya da kişisel bir duygu anısının seçme yapıl­maksızın hatırlanmasından kaynaklanmış olabilir. Bazı kişilerde öyle istekler ve nefretler görülür ki, bunlar görünürde nedensiz ve anlamsızdırlar. Ancak herhalde bu tür gizli kaynaklara bağlı olabilirler.

Duygusal durumlar yakınlık ve benzeyiş yoluyla bir konudan diğerine geçebilirler. Sevdiğimiz bir kişiye ait olan bir eşyanın bizi duygulandırması; düşmanımıza ait olanların nefret uyandır­ması; bir annenin evladına benzeyen bir çocuğa karşı sevgi duy­ması bu tür geçişlerden dolayıdır.

Duygular ve heyecanlar kişilere ve her kişinin içinde bulun­duğu ana göre değişkendirler. Bir duyguya ait çağrışımları zengin olanların duygulanması daha yoğun olabilir. Aynı şekilde küçük bir kazancı bolluk içinde bulunduğumuz zaman önemsemediği­miz halde, sıkıntıdayken büyük bir heyecanla karşılarız. Duygu­lar ve heyecanlar kişilere, yaşlara, ırklara, toplumlara, anlayışla­ra ve kültürlere göre de oranlı ve değişkendir..

Organik Belirtileri

Duyguların ve heyecanların beyinde belli merkezleri olup olma­dığına dair henüz kesin bilgiler yoktur ve duygularla heyecanla­ra uyarak sinir sisteminde meydana gelen değişimler net ve be­lirgindir. Kalp, bitkisel hayatın en hassas bir organı olduğu için, heyecanların ters etkisi sürekli onda görülür.

Buna göre heyecanla kalbin çarpması veya coşması yalnızca örneklik ve romantik bir ifade olmayıp, tamamen gerçek bir olaydır. Heyecansız bir kalpte çarpıntı ağır ve sakin olduğu hal­de, heyecan sırasında kalp hızlı ve şiddetli olarak çarpar. Claude Bernard’m dediği gibi beyin duyguları ifade için kalbi çalıştır­maya mecburdur.

Duyguların ve heyecanların kaslarda, hareketlerde ve yüzde oluşturdukları değişimler o kadar belirgindir ki, birçok yazar he­yecanların bu ifadeleri hakkında başlı başına eserler meydana ge­tirmişler ve bu ifadeleri tanımlarla ve grafiklerle tespit etmişler­dir.

Neşeli duyguların ve heyecanların hepsinde kaşlar, gözkapakları ve ağız çizgisi yükselir, hüzünlü olanlarda bu ifade tam tersi olur. Üst dudağın ve burun deliklerinin hafifçe yükselmesi küçümsemeyi; fazla yükselmesi ise hor görmeyi ifade eder.

Dış analiz yöntemi konusunda bahsettiğimiz gibi duyguların ve heyecanların çeşitli türleri ve bu türlerin sayısız olan yüz çiz­gilerinde ve hareketlerde o kadar net olarak yansır ki, çoğu kez gizlemeye çalıştığımız ruhsal durumumuzu bilinçsizce bu işaret­lerle dışa vururuz.

Yalnızca yüz ve hareketlerde değil, el, ayak, bacak, kol gibi organlarımız da başlı başına ruhsal bir durumu, özellikle bir duygu ve heyecanı ifade etmede yeteneklidir. Örneğin eli bir şeyi göstermek için uzatmakla, itham ve tehdit etmek için uzatmak arasındaki anlam farkı barizdir.

Aynı şekilde hafifçe sıkılmış bir yumruk, sınırlı bir tehdidi ifade ettiği halde, kuvvetle sıkılmış bir yumruğun kesin, büyük bir tehditi veya savunmayı içerdiği açıkça görülür.

Fiziksel hareketlerin ruhsal durumları işaret edişi o kadar güçlüdür ki, William James’in anlattığına göre Campanella isimli bir yüz anlambilimcisi, bir insanın ruhsal durumunu anla­mak için onun yüzündeki hareketleri bizzat kendisi tekrar eder ve ondan sonra kendinde oluşan ruhsal duruma dikkat kesilir­miş.

Doğrusu bir insanda gördüğümüz fiziksel belirtileri taklit et­mek, onu karşıdan incelemekten çok, aradığımız ruhsal durumu açıklar. Nitekim her hıçkırık, hüznümüzü çoğaltarak diğer hıç­kırıkları davet eder.

Sinema ve tiyatro sanatçılarının bir ruhsal durumu canlan­dırmaya çalışırken, gerçekten de o ruh halini yaşadıkları çoğu zaman görülmüştür. Örneğin dişlerini ve yumruklarını sıkarak ve kaşlarını çatarak aşırı öfkelenme rolünü yapan bir aktörün gerçekten de öfkelenmeye başlaması mümkündür.

Çocuklar gibi sıçrayarak yürüdüğümüz zaman, içimizde bir ruh hafifliği duyarız. Hipnotizma seansları uygulanan kişiler üze­rinde yapılan araştırmalardan anlaşılıyor ki, bunlara uygun be­densel durumlar verilince mutlaka ilgili heyecanlar gösteriliyor. Diz çöktürülüp, kolları kavuşturulduğunda tefekkür halindeki bir dervişin ruh halini duyarlar.

Duyguların ve heyecanların fiziksel hareketlerdeki belirtisi­ne hayvanlarda da sıkça rastlanır. Atların, köpeklerin ve kedilerin, kulaklarını, kuyruklarını ve ayaklarını çeşitli şekilde hare-ket ettirmelerinin ve bedensel durumlarının nasıl duygulara ve heyecanlara işaret ettiğini herkes, özellikle de hayvanlarla uğra­şanlar çok iyi bilir.

Hayvanlarda gizli amaçların alametlerine, yani sahte tavırla­ra ve hareketlere bile rastlanır. Doğrusu gözlemlerimizi derinleştirdiğimizde bu konuda oldukça ilginç örnekler bulabiliriz.

Örneğin öfkeli bir anımızda dişlerimizi sıkmamız, hayvanla­ra ait kızgınlık alâmetinin ölçü ve nezahet kazanmış bir şeklidir.

Aynı şekilde birini fazla beklediğimiz zaman elimizi masaya ve ayağımızı yere vurduğumuz çok olur. Kapınızın önünde sizi fazla bekleyen faytona koşulu bir at da yürüme hususundaki sa­bırsızlığını ayaklarını yere vurarak ifade eder.

Tasdik etme veya red ve inkâr etme hususunda kullandığımız baş sallama işaretinin kaynağını araştırdığımızda, bu hareketle­rin hayvanlarda ortaya çıktığını görürüz.

Bir köpeğe veya bir çocuğa sevmedikleri bir yiyeceği veriniz. Her ikisi de yüzlerini yiyecekten çevirecek ve siz yiyeceği yak­laştırdıkça onlar başlarını uzaklaştırmaya devam edeceklerdir. İşte “red” işaretinin temeli budur.

Eğer verdiğiniz yiyecek hayvanın veya çocuğun hoşlandığı bir şeyse göreceksiniz ki, baş öne doğru eğilecek ve verdiğiniz yi­yeceğe doğru uzanacaktır. Bu durum da “tasdik” işaretinin kay­nağıdır. Çok yaygın olan bu hareket ve işaretler, insanlar için öyle bir içgüdü halini almıştır ki, red veya kabulü aynı işaretler­le ifade ederler. Bu işaretler nerdeyse tüm kültürler tarafından da anlaşılabilmektedir.

Organımızın bağımsız olarak olduğu gibi, diğer bir organla ilişkili olarak bile duygulara ve heyecanlara karşılık olmak açısından sayısız çeşitleri vardır. Örneğin elin tersi veya içi ağza doğru hızla getirildiği zaman bir hayret veya korku bildirilmiş olur. Adeta el, ağızdan çıkabilecek bir hayret çığlığını engelle­meye hazır gibidir.

Bir duygu ve heyecanı gizlemek istediğimiz zaman da aynı hareketi yaparız. O zaman da el, dudaklarda belirecek olan an­lamı gizlemekle görevlendirilmiş gibidir.

Nitekim şehadet parmağının dudaklar önündeki vaziyeti ses­sizliği anlatır. Bunun gibi ellerin kulakları veya burnu birdenbi­re kapaması, edinilecek izlenimin hoşa gitmediğini ifade eder. Elin dudak kenarında adeta bir ses muhafazası gibi yatay bir şe­kil alması, söylenecek şeylerin yoğunlaştırılmak istenmesine; bu işi iki elin birden yapması ise sözlerin uzaklara ulaştırılmak iste­nildiğini belirtir.

Uzağa göz dikmek istenince de el, gözlerin üstünde bir siper vaziyeti alır. Alnın ovuşturulması, başın kaşınması ise yorucu düşünme çabasını anlatır. Ellerin yüzü avuçlaması dehşete düş­meyi, aynı vaziyette ellerin biraz yukarıda ve başın geride bulun­ması ümitsizliği ifade eder. Başparmağı buruna değdirerek elleri açmak alay etmeyi işaret eder.

Elin yalnızca başa çeşitli şekillerde dokunması daha birçok duygu ve heyecanı ifade eder. Elin bedenin değişik bölgeleriyle ilişkide bulunmasıyla anlatılmak istenen ruhsal durumları tah­lil etmek bu kitabın hacmini aşmaktadır.

Bir insanın yürüyüşü bile o anki duygu ve heyecanı hakkın­da bize bilgi verebilir. Ancak dışa vurmak istediği sosyal konu­munu değil, belki parasızlık sıkıntısı çekip çekmediğini adımla­rından çoğu zaman anlamak mümkün olabilir.

Gündelik hayatta insanların öyle hareketleri vardır ki, görünüşte sıradan olmakla birlikte derinleştirince ve aralarındaki ilişkiye nüfuz edilince, yalnızca o anki duyguları ve heyecanları değil; huy ve karakterinin bir kısmını, hatta alınan eğitimi bile keşfetmeye yardımcı olur.

Örneğin herkesin su içmesi görünürde basit ve sıradan bir davranıştır. Ama bu davranışın ayrıntılarında birçok anlam bu­lunabilir. Bardağı parmak uçlarıyla dokunur gibi tutan ve içer­ken serçe parmağını hafifçe kaldıran birinin bu hareketi; barda­ğı beş parmağıyla birden avuçlayıp ağzına dayayan bir adamın hareketinden elbette çok ince bir ruhsal durumu ortaya koyar. Hatta serçe parmağın serbest veya gergin bulunması da vaziyet­teki anlamı değiştirebilir.

Hanımların zevk ve zerafetlerini yelpaze, çanta veya şemsiye tutuşlarından bile derhal tahmin edebiliriz. Baston tutan erkek­lerde de aynı şeyi anlamak mümkün olur. Kimisi üzerine abana­rak tutar, kimisi de parmaklarının ucuyla taşır. Saldırgan bir şe­kilde kavrayanlar veya emanetmiş gibi ortasından tutarak ona alışamadığını ve kullanamadığını gösterenlere de rastlanır.

Oturuşlar da çeşitli duygu ve heyecanları ifade eder. Kimile­ri yorgunluktan veya can sıkıntısından adeta yığılır gibi oturur; kimisi de sahip olduğu veya sahip olma düşü kurduğu yüksek bir konumdaymış gibi koltuğa kurulur. Bazıları da utangaç ve sıkıl­gan bir halde koltuğa ilişir. Otururken ayakları serbestçe uzat­mak veya dizleri bükerek koltuğun altına saklar gibi kavuştur­mak, o anki huzur ve endişeye; konuşan karşısındaki düşünceye ve niyete işaret edebilir.

Selam alıp vermedeki yumuşaklık, doğallık, ağırlık veya eğil­mek, karakterimizi ve o anki ruhsal durumumuzu belli etmede oldukça anlamlıdır.

Kuşkusuz durumlar ve hareketler, kısmen alman eğitimin sonucudur; yani edinilmiştir. Bir kısmı da doğaldır. Bununla bir­likte ister sonradan edinilmiş ve taklidî olsun, ister doğal olsun, incelenmesi her zaman için yarar sağlayacaktır.

Sinema ve tiyatro sanatçıları, avukatlar, konferansçılar du­rum ve tavırları özel bir dikkatle öğrenir ve alışkanlık haline ge­tirirler.

Çocuklar da davranışları taklit etme yeteneği daha çoktur. Bu nedenle öğretmenlerin ve anne-babaların her konuda oldu­ğu gibi beden dili işaretleri ve tavırlarda da iyi örnek olmaya ça­lışmaları gerekir.

Beden dilinin ve davranışların bir ulusa, bir topluma ve çev­reye özgü olanları da vardır. Bir İngiliz’le bir İtalyan’ı, bir İsveçli’ yle bir Fransız’ı konuştukları zaman takındıkları tavırlarla ayı­rabiliriz. Onların etkilenme yetenekleri itibariyle farkları tavır­larında ve hareketlerinde derhal ortaya çıkar.

Bir kısım beden dili de vardır ki, normal ve genel olarak bir anlam ifade etmez. Dil gibi, beden dili ve tavırların da bir kısmı yerel olabilir; argo veya bir sanat lehçesi türünden değişkendir. Kabadayıların kimi tavırları, tasavvuf ehli olanların veya mason localarına kayıtlı masonların birbirlerine karşı yaptıkları jestler, yalnızca aralarında bilinen özel anlamları içerir.

Yüz anlamlarını ve beden dilini incelemek bize yalnızca ru­hun duygularını ve heyecanlarını tanıtmakla kalmaz, aynı za­manda gizlenmek istenen niyetleri ve istekleri de dışavurmaya yardımcı olur. Bütün bunları incelemenin öğretmen ve eğitim­cideki gözlem yeteneğini büyük ölçüde arttıracağı ortadadır.

Heyecanın Mahiyeti

Heyecanın mahiyeti hakkında başlıca iki görüş vardır. “Biri merkez teorisi” (La theorie centrale), diğeri de “çevre teorisi” (La theorie peripherique) dir. Merkez teorisi eskiden beri filo­zofların ve ruhiyatçıların savunduğu görüştür. Duygu ve heyeca­nın, düşünce ve irade gibi insanın içinden, yani merkezinden geldiğini ifade ederler. Bu teoriyi savunanlardan materyalistler heyecanın beyinden geldiğini; ruhiyatçılar ise, ruhtan geldiğini iddia ederler. Özetle her iki taraf da merkezi olduğuna inanırlar. Onlara göre sararmak, titremek, kalp çarpıntısı gibi olaylar he­yecanın sonuçlarıdır. Bir heyecan olayının aşamaları onlara gö­re şu sırayı izler:

Tehlikeyi görmek

Korku heyecanını hissetmek

Titreyip, kaçmak

Çevre teorisi Amerikalı William James ile Danimarkalı Lon-gue tarafından ortaya konmuş ve son yıllarda psikologlar arasın­da çokça tartışmaya maruz olmakla birlikte oldukça kabul de görmüştür. Onlara göre heyecan; organik veya daha kesin bir deyimle çevresel bir olaydır. Yani kalp, atardamarlar, böbrekler ve diğer organlar gibi organizmada bir yere sahiptir. Başka bir ifadeyle heyecan, ruhun veya beynin bir işlevi olmayıp, organiz­manın ve vücut sisteminin bir işlevidir.

Bunun gibi “çevre teorisi”ni savunanlara göre ise heyecanın fiziksel olayları sonuçları demek değildir. Nedenleri de değildir; belki unsurlarıdır. Yani heyecanlı olmak, fiziksel karışıklık his­setmektir. Örneğin korkmak; kalbin çarptığını, solunumun dur­duğunu veya sıklaştığını, organların titrediğini ve boğazın kuru­duğunu duymaktır. Onlara göre bir heyecan olayının aşamaları şu sırayı izler:

Tehlikeyi görmek

Titremek

Bu titreyişi korku şeklinde hissetmek

Ancak şu yönü de unutmamak gerekir ki, izlenimlerin ve dü­şünsel kavramların birçok heyecanları oluşturmada büyük etki­si vardır. Nitekim geri zekalıların ve basit hayvanların ancak tepkisel davranışları vardır ve heyecanları yoktur. Demek ki he­yecanın içsel ve merkezi olması ihtimali daha güçlüdür.

Buna göre organik etkiler bilinçli olmadıkça heyecan oluş­muyor. Demek ki bilinç, heyecan için bir hareket noktası ol­maktadır. Bunlardan başka soyut düşüncelerden, estetik ve ah­lâkî temellerden kaynağını alan derin ve ince birçok heyecanla­rımızın da varlığı, “merkez teorisi” savunucularını doğrular nite­liktedir.

Heyecan ve Duyguların Etkisi

Heyecanın rolü maddî haz ve acının etkisine benzer. Heyecan, kişiye varlığının tehlike ve saldırı gibi en genel vaziyetlerinde yine genel bir reaksiyon sağlar. Bu reaksiyonun amaca tamamen uygun olup olmadığı veya bazılarının sadece bir kargaşa mahiye­tinde olup olmadığı henüz bilinmemektedir.

Duygulara gelince; Duygular, insan için en mükemmel faali­yet aracıdır. Anatole France, “zekânın bulduğu gerçekler, duygu­lar olmadıkça sonuçsuz kalır ve onları ancak kalp üretken kılar” diyor. Bundan başka duygular, düşünce üzerinde de güçlü bir şe­kilde etkindirler. Çağrışımlara yön veren duygudur. Batılı bir atasözünün dediği gibi, “büyük fikirler kalpten gelir.”

Çocukta Duygu ve Heyecan

Çocuklar, ilkel insanlar gibi heyecanlarına çok tabidirler. Tepki­lerini, kontrol edecek güce sahip olmadıkları için, heyecanlı olan tepkileri de güçlü olur. Bununla birlikte gerçekte heyecan­larının yetişkin insanlardaki heyecanlar kadar şiddetli olması gerekmez. Onların heyecanları hem basit, hem de çok az bilinç­li olur.

Fiziksel acının çocukta doğumla birlikte var olduğunu, ama hazzın ondan daha sonra ortaya çıktığını ve daha ender bulun­duğunu belirtmiştik. Mutluluk ve üzüntü ise daha sonra ortaya çıksa da, araştırmacılar bunun zamanını belirlemede ittifak et­mezler. Üçüncü haftada ortaya çıktığından söz edenler olduğu gi­bi, dördüncü ayda oluştuğunu öne sürenler de vardır.

Korkunun, çocukta en önce görünen bir heyecan olduğunda araştırmacılar müttefiktirler. Preyer, doğumun ikinci gününde, Ribot ise yirmi üçüncü gününde rastladıklarını kaydederler. Öf­ke ise onu izleyen ikinci ay ile dördüncü ay arasında ortaya çı­kar demektedirler.

İlginç şeylere atılma ve sevgiye benzeyen heyecanlar ise, öf­keden sonra görülür. Eğer sevgi ve cazibe eğiliminin çocukta gü­lümsemeyle belirginleştiğini kabul etmek gerekirse, o zaman iki aylıkken bile bu heyecanların varlığını kabul etmek gerekir. Ancak çocuğun gerçek cazibe ve sevgi denebilecek heyecanlan bir yaşına doğru ortaya çıkmaktadır.

Ribot’ya göre çocukta kişilik ve “benlik” (Le moi) kavramı ancak üç yaşlarına doğru görünür ki, bu zamana kadar açığa vur­duğu heyecanlar itibariyle hayvanlarla müşterek olduğu halde, ondan sonra bencillik, gurur ve bunların çeşitli türevleri şeklin­de heyecanları göstermeye başlar.

Cinsel heyecanın zaman itibariyle en son ortaya çıktığını ru­hiyatçılar eskiden beri söylemekteydiler. Ancak ileride de belir­teceğimiz gibi Freud ile onun araştırmalarına ilgi duyanlar için cinsel istek ve heyecan sınırlı ve belirli bir şekilde olmaksızın doğum sonrasında açığa çıkan ve bütün hayat boyunca insana egemen olan en önemli ve en temel bir heyecandır.

Karmaşık ve katışık olan duygular zamanla ortaya çıkmaya başlar. Çocuk sahiplendiği eşya ve nesnelerin değerini anladık­ça kıskançlık duygusu kabarır. Başlangıçta yalnızca annesinin memesine ve anne-babasının okşamalarına özgü olan kıskanç­lık, yavaş yavaş başka çocukların sahip oldukları oyuncak, giysi ve yiyeceklere karşı da oluşmaya başlar.

Duyguların çocukta oluşumu heyecanların aynı kavramlar üzerinde yoğunlaşmasından ve duygusallığı içeren düşüncelerin çağrışımından kaynaklanır. Örneğin sürekli annenin sevgisin­den, sesinden, hareketlerinden ve giysilerinden heyecanlanan çocukta anneye karşı en güçlü duygusal ilişki ortaya çıkar.

Çocukta manevî hazlar ve acılar, derin izlenimlerini muha­faza ettiği maddi hazlardan ve acılardan doğar. Buna göre bun­dan önceki haz ve acı bölümünde bahsedilen bazı eğitim yön­temleri genellikle manevî hazlar ve acılarla ilgili olarak da uy­gulanabilir.

Korku, utangaçlık ve öfke gibi başlıca üç heyecanı ileride in­celemeye çalışacağız. Bu incelemeler diğer heyecanların analiz edilmesinde rehberlik edebileceği gibi, herbiriyle ilgili söylene­cek olan eğitim yöntemleri de onlara benzeyen heyecanlar için model sayılabilir.

Leave a reply