Çocukta Cinsel İstek

1
çocuk cinsellik

Cinsel İstek

Bazı psikologlar cinsel dürtülerimizi iki grupta toplarlar. Birinci­si varlığın korunması, diğeri de varlığın sürdürülmesidir. Bütün diğer isteklerin bu iki gruptaki dürtüyle yakın ve uzak ilişkilen-dirilebileceğini ifade eden psikologlar bu konuda tam bir görüş birliği içerisindedirler.

Varlı­ğın sürdürülmesi, yani neslin korunmasına yönelik olan istek, cinsel istek (L’instinct sexul) tir.

Cinsel isteğin kaynağı doğal olarak içgüdüdür ve hayatîdir. Bitkilerde ve en basit hayvanlarda bile erkek ve dişi hücreler birbirlerine muhtaç olduklarından bilinçsiz de olsa aralarında cinsel çekimin var olduğu bilinmektedir. Hatta bazı fizyoloji uz­manları tek hücreli hayvanlarda bile cinsel çekimin bilinçli bir halde bulunduğunu ileri sürmüşler ve birleşme öncesi birbirleri­ni nasıl arayıp gerçek bir arzuyla ve seçmeyle hareket ettiklerini tüm yönleriyle ortaya koymuşlardır.

Hücrelerin birleşmesinde bir arzu ve seçme bulunduğunu varsaymak Ribot’ya göre gerçek dışıdır ve bu olayı organik-kim-yasal bir olay şeklinde açıklayanlar daha haklıdırlar. Bununla birlikte daha gelişmiş ve daha mükemmel olan varlıklarda göz­lemlenen cinsel istek az veya çok bilinçli bir ihtiyaç ve arzu şek­linde görülmektedir.

Kimi doktorların ve fizyoloji uzmanların görüşüne göre cin­sel dürtü, açlık ve susuzluk hisleri gibi organizmadan kaynakla­nan bir dürtüdür. Buna bağlı olarak organik oluşumu ve işlev gö­recek bir hale gelmesi gerekir. Demek ki ruhsal çekimde bu or­ganik oluşumdan ve ihtiyacın gerçekleşmesinden sonra meyda­na çıkmaktadır.

Bazıları da cinsel organın gelişmesini ve ergenlikten sonra iş­lev görebilecek bir hale gelmesini, ondan önce kapalı bir şekil­de hissedilen cinsel belirmesi için ancak bir nedenin olmasına bağlarlar. Onlara göre cinsel dürtüde iki faktör veya devrenin varlığı kabul edilebilir.

Birincisi, organizmanın genel ve kapalı bir ihtiyacıdır ki, sa­hibi bu ihtiyacın tatmini için henüz hiçbir net fikre ve kavrama bile sahip değildir.

ikincisi, belli olan ve sınırlı, mahiyeti bilinen bir tatmin ih­tiyacıdır.

Birinci türden olan kapalı cinsel ihtiyaç, J. J. Rousseau’nun şu satırlarında çok güzel ifade edilir:

“Acılı, dalgın ve hayâlle doluydum; ağlıyor, hıçkırıyor ve hakkında hiçbir fikrim olmadığı halde yine de eksikliğini hisset­tiğim bir mutluluğu arzu ediyordum…”

Cinsel dürtü, susama ve açlık ihtiyaçlarına benzemekle bir­likte, yoksunluk içinde olanlara göre daha az acı verir. Ancak buna karşılık hayâl ettirdiği duygular daha yoğun ve uyandırdı­ğı arzu daha şiddetli olur. Hatta bundan dolayı cinsel ihtiyaç fi­ilen mevcut olmadığı halde, örneğin yaşlı kişilerde cinsel arzu yine de sürebilir. Oysa insan susuzluğunu giderdiği ve doyduğu zaman açlık ve susuzluk isteği ve iştahı duymaz.

Demek ki cinsel arzu, cinsel dürtüden bağımsız olarak da mevcut olabilmektedir ki, bu durum o arzunun düşünsel, ruhsal ve sosyal bir faktör olmasını daha çok kolaylaştırmıştır. Bunun gibi toplumda karşılaşılan birtakım engellerde cinsel isteğin çe­şitli değişimler göstermesinde önemli bir faktördür.

Dinsel, ahlâkî, geleneksel kural ve alışkanlıklar cinsel isteğin belirmesini engellemiş ve neslin korunmasını sağlayan duygular, duyular ve hareketler, toplumda bir dereceye kadar utanılacak ve kızılacak durumlar yargısını güçlendirmiştir. Öte yandan sos­yal hayat sürekli o arzuyu kışkırtacak nedenlerle doludur. Eğlen­ce yerleri ve şekillerinden, düşkün yollardan başka, güzel sanat­ların tüm dalları, edebiyat, roman, tiyatro, sinema ve iletişim araçları da cinsel istekleri sürekli kışkırtacak öğelerle doludur. Cinslerin karışık olduğu toplantılar, danslar ve balolar da aynı uyarıları daha güçlü bir şekilde yaparlar.

Bunun sonucu olarak cinsel istek adeta bir saplantı ve top­lumsal bir duygu haline gelmektedir. Bu nedenle fiziksel bir şe­kilde tatmin edilmeden önce bile karşılıklı konuşmayla, müzik­le ve hayâlle açık veya kapalı bir şekilde düşünsel uyarmalarla da tatmin edilmektedir.

Bunların yanısıra cinsel istek, yalnızca belli duyularla değil, aynı zamanda ondan türeyen duygularla da birleşebiliyor. Nite­kim cinsel isteğin korku duygusuyla, görme, duyma ve dokunma duyularıyla da birleştiği ve çağrıştırıldığı görülmektedir.

Cinsel dürtülerin bazı kişilerde diğer duygularla da birleştiği gözlemlenmektedir. Örneğin ahlâki şekilde belirdiği, hoşa git­mek, öne çıkmak gibi çeşitli ihtiraslara büründüğü, hatta güzel sanatların çeşitli dallarıyla birlikte görüldüğü gerçektir. Sosyal ve sanatsal faaliyetlerin birçoğunda cinsel isteklerin etkisi bu­lunduğunu psikologlar doğrularlar.

Kısacası hayatımızın tüm alanlarında değilse bile en azından bazı dönemlerinde hemen tüm duygusal ve düşünsel olayların ekseni cinsellik dürtüsü olmaktadır.

Freud ve Penseksüalizm Teorisi

Hastalık psikolojisi uzmanı olan Viyanalı ünlü eğitimci ve dok­tor Freud, cinsel dürtüyü tüm içgüdülerimizin kaynağı kabul eder. Bu nedenle Freud’un ortaya attığı teoriye penseksüalizm (Pensexualisme) adı verilmektedir.

Bazı yönlerden aşırı görülerek eleştirilere maruz kalmakla birlikte Freud’un bu teorisini ve bazı delillerini kısaca değerlen­dirmek, cinsel isteğin insan ruhunda, özellikle gençlik ve hatta çocuk ruhunda ne kadar önemli rol oynadığını göstermesi açı­sından oldukça yararlıdır.

Doktor Freud, bir ruh ve sinir hastalıkları doktoru sıfatıyla, akıl ve ruh hastalarını çok incelemiş ve bu incelemeleri sonu­cunda hastalık psikolojisi için kullandığı psikanaliz (psycho-analyse) adlı inceleme ve teşhis yöntemini ortaya koymuştur.

Ruhsal analiz demek olan bu yöntem, histerilere ve diğer ruh hastalarına sorular yöneltmek ve konuşturmak suretiyle kendi­lerine hissettirmeden hastalıklarının asıl unsurlarını bilinçaltındaki karanlıklar içinde gizlenen nedenlerini meydana çıkarma­ya yarar.

Freud ilk zamanlarda yalnızca incelemek ve teşhis etmek için kullandığı yöntemin sonradan tedavide de sonuç verdiğini tespit etmiş ve saplantılarının ve ruhsal acılarının unsurlarını bi­linçsizce itiraflarla ortaya çıkaran (yani adeta bir yaradaki irini deşer gibi) ruhunu boşaltan ruh hastalarının iyileştiklerini gör­müştür.

Deneyleri arttıkça yöntemin kapsamı ve önemi de artarak geniş çapta bir teoriye, daha doğrusu bir teoriler toplamı olarak psikoloji biliminin bir dalı haline gelmiştir.

Bugün Freud’un psikolojideki görüşleri yalnızca kendi ülke­sinde değil, dünyanın tüm üniversitelerinde savunucular ve ta­raftarlar kazanmış bulunmaktadır.

Freud, psikanaliz deneylerini uygularken birçok ruhsal hasta­lıklarda asıl neden olarak çeşitli cinsel duyguların ve arzuların varlığına dikkat çekmiştir. Birçok akıl ve ruh hastası kendileri­nin dahi bilmediği cinsel dürtüleri, hiçbir zaman itiraf etmedik­leri şehvet eğilimlerini bilinçsiz bir şekilde açığa vurmuşlardır.

Tüm bu deneyler sonucunda Freud, bütün ruhsal faaliyetle­rimizin aslında cinsel dürtülerden kaynaklandığı kanaatine ulaş­mıştır. Ancak bu dürtü çoğu zaman sahibi tarafından farkedilmiş olmayıp, bilinçaltında kalmış veya yine Freud’un tanımıyla “bi­linç öncesi” (preconscient) şekline girmiştir.

İnsanların birçok duyguları, düşünceleri ve davranışları as­lında cinsel dürtüden kaynaklanmış olup, sahibi tarafından et­menin idrak edilmediği bir halde bulunur. Etmenlerin ruhun ka­ranlık derinliğinden bilinç yüzeyine çıkmasına engel olan du­rum da bunların toplumsal yargılar, gelenekler ve değerlerle ça­tışmış olmasıdır.

Freud, gizli cinsel dürtülerin bilinç yüzeyine çıkmasına engel olan bir gücümüz olduğunu varsayarak buna “sansür” (censeur)” yani bastırma, baskı altına alma adını verir.

Buna göre birçok eğilimlerimiz ruhun sansürüne uğrayarak bilinç yüzeyimize çıkamaz ve ruhumuzun derinliklerinde kalma­ya mahkum olur. Bu duruma Freud “uzaklaştırma (refoulement) işlemi” demektedir.

İnsanlar bağlı oldukları hayat şartlarına, içinde yaşadıkları toplumun inançlarına, geleneklerine, tabularına ve değerlerine uyarak, birtakım ruhsal etmenlerini ve ihtiyaçlarını iradesiz bir şekilde bilinçaltlarına doğru püskürtürler, kovarlar ve uzaklaştı­rırlar; yani “uzaklaştırma (refouler) işlemi”ne tabi tutarlar. Bu şekilde o isteklerin belirmesine engel olurlar. Aslında içgüdüle­rin bastırılması anormal bir durumdur. Hapsedilen bir hava gibi içgüdülerimiz de belirmeye ve tatmin edilmeye muhtaçtırlar. Çeşitli biçimlerde tatmin edilmeyip de uzaklaştırılan, yani bas­tırılan ruhsal ihtiyaçlar, birikerek mutlaka başka kanallar bulup çıkmak ve taşmak durumunda kalacaklardır.

Ruhsal anormalliklerin birçoğu da bu durumdan kaynaklan­maktadır. İnsanların en çok uzaklaştırmaya, iradesiz olsa bile giz­lemeye mecbur oldukları doğal dürtüler cinsel içgüdüler oldu­ğundan, ruhsal bozuklukların büyük çoğunluğu bu şekilde orta­ya çıkmaktadır.

Freud’un görüşüne göre cinsel isteklerin, şehvet zorlamaları­nın sahibi tarafından bilinmeyerek, tamamen farklı biçimlerde, hatta onur ve dürüstlük biçiminde bile belirmesi mümkündür. Yaptığı deneylerde birtakım ruh hastalarının cinsel isteklerini sürekli hapsetmiş ve baskı altına almış olmalarından dolayı bu isteklerinin anormal şekillerde dışa vurulduğunu görmüştür. Bu durumda tamamen baskı altına alınmaları mümkün olmayan ve zaten doğru da olmayan içgüdülerin yükseltilmesi, yani zararsız ve yüksek bir şekle dönüşümü mümkün olur.

Özellikle içgüdünün yükselmesi (sublimation de L’instinct) konusu en temel içgüdü olan cinsellik alanında şiddetle ve önemle belirtilmektedir.

İşte Freud’un, çok basit bir şekilde özetlediğimiz bu pansek-süalizm teorisi aşırı yönleri bulunsa bile, her insanın hayatında, özellikle de gençliğinde cinsel içgüdünün ne kadar önemli oldu­ğunu gösterir. Zaten bizim için önemli olan da bu gözlem ve ka­naattir.

Çocukta cinsel istek ancak ergenlik döneminde belirgin ve sı­nırlı bir şekil alır. Bununla birlikte ergenlik çağma gelmeden önce çocukta tam anlamıyla cinsel isteğin olmaması doğaldır. Çocuğu asıl itibariyle cinsellik konusunda duyarsız kabul etme­miz de bu nedene dayanır.

Ancak çocuğun ruhsal yaşamında cinselliğin hiçbir etkisinin olmayacağını sanmak doğru değildir. Çocukluk hatıralarını yaz­mış ve yayınlamış olan ünlü kişilerin eserlerinde küçük yaşlar­daki cinsel heyecanların kapalı izlerine de çok rastlanılmakta­dır.

Birinci çocukluk dönemini ayrıntılarıyla hatırlamak nerdeyse imkansızsa da, ikinci çocukluk dönemini, yani yedi-sekiz yaş­larından sonraki hayatı iyice araştıranlar, bu yaşlarda cinselliğe dayalı bir takım eğilimlerin ve heyecanların var olduğunu ifade ederler. Aynı şekilde evimizdeki çocukları çok yakından inceler­sek, cinsel eğilimlerin en küçük yaşlarda bile bazı belirtilerinin olduğunu görürüz.

Freud’a göre cinsel içgüdü ergenlikten değil, doğuştan itiba­ren kesin bir şekilde vardır. Ama bu içgüdü yetişkinlerdeki gibi lokal, taşkın, istekli ve amacını bilen bir halde değil; tüm varlı­ğında yaygın bir halde, duyarsız, amacını idrak edemeyen ve ka­palı bir haldedir.

Çocuklarda beliren bu kapalı cinsel içgüdüye Freud, “libido” adını verir. Bebeklerin aç olmadıkları zaman bile memeyi, emzi­ği veya kendi parmaklarını emmelerinde, temaslardan, dokun­malardan haz almalarında cinsel içgüdünün tohumlarını bul­mak mümkündür der. Kız çocukların babalarına, erkek çocukla­rın annelerine daha düşkün olmaları ve büyüdükleri zaman onlarla evleneceklerini söylemeleri, yine Freud’a göre “libido”nun belirtileridir.

Aynı şekilde, doğumun nasıl olduğuna ve cinsellik gizemine karşı çocukların merakları, farklı cinslere mensup çocuklar ara­sında rekabet ve düşmanlık bulunması ve buna rağmen birbirle­ri karşısında özenli ve dikkat çekecek hareketler ve tavırlar gös­termeleri, Freud’a göre cinsel dürtünün en küçük yaşlarda bile bulunduğuna delil teşkil eder.

Freud, birçok ruhsal ve sinirsel bozuklukların kaynağını bu küçük cinsellik (La sexualite infantile) oluşturmakta, yani ço­cuklukta duyulmuş, ama unutulmuş olan cinsel isteklerin birikip meydana çıkmasına bağlamaktadır.

“Küçük cinsellik” hakkında Freud’un bahsettiğimiz bu açık­lamalarıyla delilleri, psikologlar arasında bir hayli itirazlara ve tartışmalara neden olmuştur. Belki Freudizm’in birtakım aşırı ve hatalı yönleri olabilir, ancak teori sürekli yapılan deneylerle ilerleme ve gelişme gösterdikçe, ondan çocuk psikolojisiyle uğ­raşanlar ve eğitimciler için temel yararlanma noktaları meyda­na çıktığı görülür.

Eskiden çocuklarda melekler gibi erkeklik dişilik olmadığı sanılırdı. Ama Freud’un bahsettiği biçimdeki kapalı cinsellik, çocukların saflığını ve masumiyetini bozmaktan uzaktır.

Cinsellik içgüdüsü ergenlikle birlikte belirgin ve amacını id­rak eden bir şekil almaya başlar. Rousseau ergenlik çağı için, “bi­reyin hayata ikinci doğuşudur” der. Doğrusu cinsel görevlerin meydana gelmesi hayat için oldukça önemli bir devrim oluştu­rur. 13-15 yaşındaki çocukların uğradıkları fiziksel ve manevi değişiklik çocuklarla, ilk gençlikte bulunanlar arasında büyük bir aşama meydana getirir.

Eğitim Yöntemleri

Cinsellik ve aşk içgüdüsünün etrafında var olan çok önemli ve çok nazik pedogoji konuları ötedenberi eğitim kitaplarında ve eğitim kurumlarında ele alınmamakta veya üstü kapalı bir şekil­de geçilmektedir. Oysaki tedavi edebilmek için önce yarayı açıp görmek gerekir.

Cinsel eğitim konusunu burada özetlememize imkan yoktur. Her aile, evladının beden, zekâ ve karakteri açısından sağlıklı gelişmesi için cinsel eğitim konusunu ayrıca ve önemle düşün­meye; her okul, öğrencisini bu açıdan sıkı bir kontrol altında tutmaya mecburdur.

Cinsellik meraklarının küçük yaşlarda zararlı telkinlerle, ar­kadaş görüşmeleriyle, sinema ve tiyatrolarda erotik sahnelerle veya adi pornografik kitaplar, dergiler ve yayınlarla kuşatılmış bir şekilde gelişme göstermesi, çocukların bedensel ve ruhsal ha­yatları için vahim sonuçlar doğurur..

Ergenlik dönemindeki bunalımlar esnasında gençlerin hiçbir önleme ve kontrole tabi tutulmaması, cinsel suistimallere veya anormal eğilimlere yol açabilir. Cinsel içgüdülerin dönüştürül­mesi ve yükseltilmesi (sublimation) için ailelerin ve eğitim ku­rumlarının hiçbir girişimde bulunmaması, o içgüdülerin ya kötü şekilde tatminine ya da Freud’un dediği gibi çevre şartları ve âdetleri karşısında baskı altına alınmasına ve uzaklaştırılmasına neden olur ki, her iki durumda da çocuk için tehlike vardır.

Eklemek İstedikleriniz